
Derleyen: Zeynep Dilara Akyürek / Milliyet.com.tr – 1700’lerden sonra dünyada savaş sistemleri değişiyordu. O dönemlerde ‘asimetrik savaş’ kavramı ortaya çıkmak üzereydi. Gemiler ve gemi inşası artık insanlığın öğrendiği ve pek çok gelişim kazandığı bir alan olsa da su altıyla ilgili bilinmeyen çok şey vardı. Okyanuslar geçiliyor keşifler yapılıyor, gemiler savaş ve sıcak çatışmada cephe oluyordu. Ancak gemilerin birbiriyle çatışmaları kazanan tarafın bile ağır yaralar almasına neden oluyordu. Kendini daha çok koruyarak savaş kazandıran sistem ise dünyanın en önemli topraklarında hüküm süren savaşçı bir millete yakışır keşif olurdu. Türkler tarih boyu savaşın ve toprak hâkimiyetinin oyun kurucuları olmuştu. Dev bir gemiyi suyun altından giden ve bir denizaltı tarafından fırlatılan torpidonun vurması fikri de Osmanlı tersanelerinde doğmuştu. İsveçli mucit Thorsten Nordenfelt tarafından soyadıyla isimlendirilen bir denizaltı sınıfı inşa edilmiş, 1888’de 2 yıl süren inşa sürecinin ardından Osmanlı sularına bırakılmıştı. Denizaltının ismi ‘Abdülhamid’ koyulmuş ve Sultan II. Abdülhamid, denizaltıyı Osmanlı ustalarına emanet edilmişti. Herhangi bir problemi yoktu. Pek çok kişiye göre eksiği de yoktu. Ancak savaşçı bir milletin gözünde denizaltı silahsızdı. Dünyada bir ilk olacak atılım, denizaltının su altında torpido atabilmesini sağlayan sistemlerle donatılmasıyla sağlanacaktı. İşte o tarihten itibaren imkânsız görülen bu silah, dünya liderlerini kendine hayran bırakmak üzereydi. Öyle bir başarı kazanılmıştı ki, Asya, Avrupa ve Afrika’nın olduğu gibi denizlerin altı da artık Osmanlı’nın kontrolündeydi. Ta ki devlet çöküşe giderken yaşanan maddi sıkıntılar ve I. Dünya Savaşı’na kadar!

DÜNYA LİDERLERİ İLK KEZ TÜRK DEVLETİNDE GÖRDÜ: HALİÇ’TE ÇÜRÜTÜLDÜ
Birileri Osmanlı’dan önce denizaltı inşa etmişti de kimse bunu bir silaha, savaş kazandıracak bir güce çevirememişti. Osmanlı ise hüküm sürdüğü her yerde, her zaman gelişim ve medeniyetin öncüsü olmuştu. İstanbul Boğazı Osmanlı’nın tarihte bir ilki başarmasına ev sahipliği etmek üzereydi. Yabancı devletlerden gelen üst düzey temsilciler, Sultan II. Abdülhamid’in kendi ismini taşıyan denizaltının torpido atıp bir gemiyi batırabileceğine ilişkin kendi aralarında tartışırken gösteri başlamıştı. Vickers&Armstrong şirketi tarafından İngiltere’de inşa edilip, parçalar halinde Osmanlı’ya getirilen ve Taşkızak Tersanesinde üstün yeteneklerle donatılan bu denizaltı birazdan boş bir gemiyi su altından torpido atarak batıracaktı. Sarayburnu önlerinden dalarak akıntıya karşı ilerleyen ve sonunda Üsküdar önlerinde demirlemiş boş bir gemiyi torpidosunu atıp batıran Abdülhamid denizaltısı ‘hedefe su altında torpido atan ilk denizaltı’ olarak tarihe adını altın harflerle yazdırmıştı. ‘Yıkılmak üzere olan bir devletin’ böyle bir atılım ve güç gösterisi yapmış olması mı, o dönemin şartlarında bunun bir ilk olması mı bilinmez, yabancı devlet temsilcileri hayranlıklarını gizleyememişti. O gün sanki tüm denizler Osmanlı’nındı. Öyle bir güç, öyle bir hakimiyet sarmıştı ki topraklarının her yerinde Osmanlı, bir kez daha büyüklüğünü kanıtlamıştı. Sanılmıştı ki her şey hep böyle güzel, hep böyle güçlü adımlarla ilerleyecek… Osmanlı yorgundu, borçları vardı, eksikleri vardı. Bu onu dönülmez bir kısır döngüye sokmuş yoruldukça yıkılmış, yıkıldıkça yorulmuştu.

I.DÜNYA SAVAŞI’NDA FRANSIZLARIN TURQUOİSE’SİYDİ, MÜSTECİP ONBAŞI OLDU!
Savaş günleri başlamış, günden güne zayıflayan Osmanlı, dört bir yandan kuşatılmıştı. Düşman artık Çanakkale sularına inmiş, boğazın kapısına dayanmıştı. 30 yıl öncesine göre Osmanlı’nın deniz güçleri inanması güç şekilde azalmış, elde avuçta birkaç gemi dışında bir şey kalmamıştı. Toplamda 30 gemiyle savaşa giren Osmanlı, küçük teknelerin ve botların da dahil olmasıyla 60 deniz aracıyla topraklarını düşmandan koruyordu. Ancak düşman tüm gücüyle Osmanlı’nın üzerine geliyor, binden fazla gemisi olan İtilaf Devletleri, sadece 100’den fazla gemiyi Çanakkale’ye konuşlandırmıştı. Bunun yanında Osmanlı’nın dünyaya tanıttığı askeri denizaltının çok daha gelişmiş versiyonları da Fransız envanterindeydi. Fransızların ismini Turquoise koyduğu, Turkuaz isimli denizaltı, Türklerle ilgisiz yok dense de, Türk sularını kuşatmaya gelmişti. İsmiyle ilgili sorgulamalar yapılması da kaçınılmazdı. Ancak bu isim Fransızların planladığı ironik galibiyet yerine unutulması güç bir yenilgiyi hanelerine yazdıracaktı. Osmanlı’nın gemisi, silahı ve bombası yoktu belki ama askerleri herkesinkinden çoktu. Bu millet asker doğmuştu. ‘Turkuaz’ı da Fransızların eline bırakacak değildi.
30 Ekim 1915 günü gece 3-5 nöbetinde bulunan Müstecip Onbaşı görevi dolayısıyla gözlerini bir an olsun denizden ayırmıyordu. Denizden gelecek bir tehlikeye karşı haber vermek zorunda olan Müstecip Onbaşı, nöbete başlayalı henüz yarım saat olmuştu ki orada olmaması gereken bir karartı fark etti. Dürbünüyle dikkatlice baktığı bu şeyin başta yunuslar olduğu ihtimalini düşünmüş olsa da bir süre sonra denizaltının periskopunu seçmişti. Komutanlarının gece derslerinde fotoğraflarını gösterdiği denizaltılardan birini ilk kez görmüş ve en kritik dakikalar da böylece başlamıştı. Kumandanlıktan o gece için verilen emir gereği ateş edilmemesi gerekiyordu. Ancak içinde bulunduğu durum ona hayatının kararını verdirtmek üzereydi. Emri çiğnemek ya da çiğnememek… Kumandanına bilgi verip ateş emri alıncaya dek fırsat kaçacaktı. Bu nedenle Denizaltı son gayretleriyle manevra yapmaya çalışırken Müstecip Onbaşı periskopunu hedef almıştı. 7.5’lik topla denizaltıyı vurmuştu. Periskopu devre dışı kalan denizaltının manevra kabiliyeti tamamen biteceğinden bu durum Fransızlara kâbusu yaşatacaktı. Çünkü aracın vurulmasıyla içerideki mühimmat da infilak etmiş ve gaz dolu denizaltıdakiler can derdine düşmüştü. Denizaltının ikinci subayı mekanik işler sorumlusu Marcel Bexque denizaltının Türklerin eline geçmemesi için onu batırmak, imha etmek için çaba harcamakta kararlıydı. Müstecip Onbaşı atışını tamamlar tamamlamaz düdüğünü kullanmış ve bataryada bulunan diğer personeli haberdar etmişti. Top atışı seslerini duyan Üsteğmen Yusuf Ziya Efendi ve Binbaşı Şerafettin Bey (Ersoylu) de hemen Müstecip Onbaşı’nın bulunduğu noktaya gelmişti. Müstecip Onbaşı izinsiz atış yaptığı için bölük komutanının olayları bilmeden önce kendisini biraz hırpalamıştı. Komutan olayı kavradığında tebrik etmişti ama Müstecip Onbaşı o geceden sonra kendisini bir daha görmemişti.

ATILAY’IN ENKAZI 52 YIL SONRA BULUNDU! DENİZALTI’LARIN YÜREK YAKAN KADERİ
I. Dünya Savaşı’ndan sonra Türklerin denizaltı macerası bir süreliğine durmuştu. Ta ki isimleri Mustafa Kemal Atatürk’ün koyduğu Saldıray, Yıldıray, Batıray ve Atılay suya indirilene dek… Ancak bu denizaltılardan Atılay, bambaşka bir kaderin kurbanı olmuştu. Adres ise yine Nara Burnu’ydu. 1939’da hizmete giren Atılay, 14 Temmuz 1942 günü, Donanma Komutanlığı’ndan istenen yeni cihazların kontrolü maksadıyla saat 14:30’da Çanakkale Mortu Koyu’nda, Binbaşı Sadi Gürcan komutasında dalmıştı. Bu onun son kez görüldüğü an olmuş ve denizaltı bir daha su yüzüne çıkmamıştı. Denizaltının dönmeyişi üzerine deniz komutanı ile ihbar istasyonu komutanı tarafından 3 ve 5 no’lu motorlarla arama yapılmış olsa da sonuç alınamamıştı. Dalıştayken batan ve can kaybına neden olan ilk Türk denizaltısı olan Atılay, 38 denizciye mezar olmuştu. Hayatını kaybedenler arasında, meşhur ses sanatçısı Hamiyet Yüceses’in ilk eşi, astsubay Fethi Yüceses de bulunuyordu. Kumanya almak üzere Nara Burnu’ndan sahile çıkan Amasra’lı Ahmet Bağdat adlı er, bu faciada hayatta kalan tek kişiydi. Atılay’ın başına neler geldiği ise enkazı bulunana dek, 52 yıl boyunca soru işareti olarak kalmıştı.
1994’te ise Atılay’ın enkazı nihayet bulunmuş ve cevapsız soruların yanıtları için bir umut doğmuştu. Rahmi M. Koç Müzecilik ve Kültür Vakfı’nın desteğiyle, Araştırmacı Selçuk Kolay ve ekibi 2 buçuk ay çalışmış ve sonunda Atılay’ın tam konumunu ve derinliğini tespit etmişti. Sahilden 5-6 kilometre açıkta ve 68 metre derinlikteki Atılay’ın üzerinde 1.5 metrelik bir delik görülmüştü. Kaybolduğu günden beri dilden dile dolaşan iddialar da böylece kuvvet kazanmıştı. Atılay, I. Dünya Savaşı’ndan kalma bir mayına çarparak batmıştı. Abdülhamid ve Abdülmecid denizaltılarından sonra Atılay da kaybedilmişti. Bugünlerde ise Türkiye, ‘asimetrik savaş tekniklerini’ benimsemiş ve bu alanda çalışmalarını hızlandırmış durumda. Hava ve deniz kuvvetlerinin insanlı ve insansız araçlarla kazandığı gelişimlere her gün bir yenisi ekleniyor. Emeklilik sürecindeki Ay sınıfı denizaltılarla, test ve kabul aşamasındaki Reis sınıfı denizaltılar da listeye dahil olduğunda denizaltılarımızın toplam sayısı 14’ü buluyor. Ayrıca günümüzde, TCG Pîrîreis, TCG Hızırreis, TCG Muratreis başta olmak üzere 12 ila 13 denizatımız gururla güvenliğimizi sağlamaya devam ediyor.

